AB-Türkiye hattında neler oluyor, kapılar 2004’te mi kilitlendi, ‘üyelik’ hayal olurken ‘iyileştirmeler’ de mi öteleniyor?

2024 Avrupa Birliği için çok özel bir yıl. Karmaşık zamanlarda kendi geleceğini tayin etme amacıyla rotasını oturtmaya çalışan Brüksel, bu sene en büyük genişlemesinin 20. yılını kutluyor. Birinin kutlaması genellikle başkasının matemidir, 2024 aynı vesileyle Türkiye-AB ilişkilerine vurulan en büyük darbenin de 20. yıl dönümü. 2004 yılındaki genişlemede Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), devam eden ‘ihtilaflı’ statüsüne rağmen AB’ye alındı. Hem de bu karar, günümüzde hâlâ Kıbrıs sorununun çözümü için yazılmış en güçlü metin olan Annan Planı’nın referandumda Güney tarafından tek taraflı olarak reddedilmesinin ardından verildi. AB bu vesileyle genişleme için kendi koyduğu kuralları ihlal etmekle kalmadı, Türkiye’nin aday olduğu ittifaka fiilen Ankara’nın tanımadığı bir ülkeyi aldı. GKRY artık içeride ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ adıyla tüm adayı temsil ettiğinden, adada barış için en güçlü kartlardan biri masadan alınmış oldu, AB kendi eliyle bugün çözümünü talep ettiği sorun için eşit olmayan bir ortam yarattı. O dönem Genişlemeden Sorumlu AB Komisyonu üyesi Günter Verhaugen, GKRY’nin üyeliğinin resmileşmesine günler kala, “Rumlar tarafından aldatılmış hissediyorum” diyerek sürecin ne kadar kötü yönetildiğini kabul etti. O köprünün altında sular da bir türlü akmadı, Türkiye 20 yıl sonra AB ile ilişkilerinde hâlâ GKRY’nin içeriden koyduğu engellemelerle uğraşıyor.

Ankara tarafında AB üyeliği isteği bir söylem olarak devam etse de AKP iktidarı, varlığı süresince Türkiye’nin AB’ye giremeyeceğini biliyor. Uygulanmayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, ülkede hukukun üstünlüğünün uzak bir hatıra olarak kalması, ifade özgürlüğüne vurulan kelepçeler, dengesiz ve öngörülemez dış politika, önlenemeyen ekonomik krizler… Bunlar AB üyeliği için şart olan Kopenhag Kriterleri (siyasi) ve Maastricht (ekonomik) Kriterleri’ne uyan bir ülkenin alametifarikaları değil. Bu yüzden taraflar arasında ‘müzakereler zaten rafta, ama bu ilişkileri geliştirmemize engel olmasın’ anlayışı hakim oldukça ortaya yavaş yavaş bir takvim de çıkmaya başladı. AB, 14-28 Mayıs seçimlerinden sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ayakta kalacağını sindirdi ve Türkiye ile çerçeveyi belirledi. AB’nin baş diplomatı diyebileceğimiz Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Josep Borrell ve Avrupa Komisyonu tarafından geçen yıl hazırlanan rapor, buna dair elimize geçen en net metindi. AB-Türkiye ilişkilerine dair Ortak Bildiri adını taşıyan rapordaki tavsiyeler arasında Türkiye-AB arasında üst düzey temasların tekrar başlaması, gümrük birliğinin güncellenmesi, Avrupa Yatırım Bankası’nın tekrar Türkiye’de faaliyet göstermesi, belli gruplara vize kolaylığı sağlanması planlanıyordu.

Tünelin ucundaki ışık değilmiş

İlk bakışta umut verici görünen Ortak Bildiri’nin sonu yine hüsran oldu. Avrupa Birliği ülkelerinin liderlerinden oluşan yürütme organı AB Konseyi, nisan ayında yaptığı zirvede rapordaki bütün önerileri görüşmesi için AB Daimi Temsilcileri’nden oluşan COREPER’i (AB Daimi Temsilciler Komitesi) görevlendirdi. Yani sürecin üst düzey yöneticiler tarafından değil, bürokrat sayabileceğimiz daimi temsilciler seviyesinde ‘ilerletilmesi’ kararlaştırıldı. Bu karardan, tavsiyelerin uzunca bir süre onaylanmayacağını anlayabiliriz. Bunun nedenine gelmeden önce, zirve kararının Türkiye ile ilgili ikinci maddesinde AB-Türkiye ilişkilerinin iyileşmesinin Kıbrıs sorununun Birleşmiş Milletler’in belirlediği çerçevede çözülmesi için adımlar atılmasına bağlandığını unutmamak gerekiyor. Bu madde tabii ki üye GKRY’nin öncülüğünde eklendi, yüksek ihtimalle Yunanistan ve Fransa da buna destek verdi. Türkiye-AB ilişkilerinin iyileştirilmesinin COREPER’e emanet edilmesinin en büyük sorunu da bu olacak, kararlar konsensus gerektireceği için Güney Kıbrıs yine istemediği her adımı bloke edebilecek.

Yapılan öneri, Türkiye’nin kolunu bükerek masaya getirilmesini içeriyor. Ancak kaçırılan nokta şu ki kol bükme yöntemleri Kıbrıs sorununda hiçbir zaman işe yaramadı. Annan Planı’na giden süreç gergin geçse de iki tarafta da irade gösteren üst düzey isimler sayesinde masaya adil bir metin getirildi. Yıllar sonraki Crans Montana sürecinde GKRY bu iradeyi göstermediği, elinin artık güçlü olduğunu bildiği için dönemin GKRY lideri Nikos Anastasiadis masayı rahatlıkla devirdi. Bu tavır, AKP-MHP koalisyonunun izleyen dönemde Kıbrıs’ta milliyetçi seçmeni konsolide etmesi için uygun bir zemin yarattı.


Eski GKRY lideri Anastasiadis, BM Genel Sekreteri Guterres ve eski KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı,
Crans Montana’daki görüşmelerde

2020’de yapılan KKTC seçimlerinde Ankara tarafından federasyon yanlısı Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın karşısında Ersin Tatar desteklendi ve kazandı. Türkiye Kıbrıs politikasında Annan Planı sürecindeki rotayı değiştirerek adada çift devletli çözümü desteklemeye başladı; iki devlet arasında egemen eşitlik talebinin altını çizdi. Yani çözüm için iki tarafta da bir irade kalmadığı sırada Güney Kıbrıs, AB üyeliğini kullanarak Türkiye’nin önünü kesmeyi başardı.

AB içerisinde ‘üyelik’ dışında Türkiye ile ilişkilerin genişletilmesi hemen herkesin işine geliyor. Mevcut durumda AB’nin içinde Türkiye’ye karşı bir GKRY, Yunanistan ve Fransa bloğu oluşmuş gibi duruyor. Yunanistan’ın Türkiye’yle ilişkileri son yumuşamayla birlikte iyi seyrediyor, ancak Atina’nın geleneksel dış politikası nedeniyle gündeme Kıbrıs konusu geldiğinde GKRY’den ayrı düşmesi zor. Bununla birlikte Atina’nın Lefkoşa üzerindeki etkisinin giderek azalmaya devam ettiği de bir sır değil.

Peki Fransa bu işin neresinde?

Türkiye Fransa ilişkilerinin kökenleri Osmanlı’ya dayansa da iki ülke ilişkilerinin ‘muhteşem’ olduğu çok sayıda dönem yaşamadı. AB üyesi bir Türkiye hayaline hep mesafeli duran Fransa’nın, Güney Kıbrıs’la yakın ilişkilerinin de etkisiyle Borrell-Komisyon raporuna karşı ayak sürümüş olabileceği anlaşılıyor. Bu Türkiye için ciddi bir problem. Çünkü Britanya’nın içinde olmadığı bir AB’de Fransa açık bir şekilde Almanya’nın arkasında iki numaralı güç. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kamuoyuna yansıyan atışmaları herkesin malumu. Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Mevlüt Çavuşoğlu ve Fransız mevkidaşı arasında kamuoyu önünde sert ifadeler kullanılmaması konusunda mutabık kalındı, ancak Ankara’nın yine de ilişkilerde gelinen noktadan pek tatmin olmadığı anlaşılıyor. Türkiye’nin AB’nin içindeki olumsuz fikirleri olumluya çevirmek durumunda olduğu bir dönemde atılan adımlar Paris’te pek karşılık bulmuyor. Bir iyi niyet göstergesi olarak Türk Hava Yolları’nın Fransız Airbus şirketinden yaptığı 350 uçaklık dev alım gösterilebilir. Boeing’in yaşadığı krizler THY’nin Airbus’a yönelmiş olmasına sebep olmuş olabilir ama alımın Paris’e daha olumlu yansıyacağı düşünülüyordu. Satın alınan uçak sayısı, bazı ülkelerin bayrak taşıyıcısının filosundan daha fazla. Diğer yandan yaklaşık 400 Fransız menşeli şirket de Türkiye’de faaliyet gösteriyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, mevcut AB liderleri içinde Avrupa’nın geleceğine en çok kafa yoran liderlerden. Macron, göreve geldiğinden beri daha bağımsız bir AB hayali kuruyor. Bunun en tartışmalı örneği, Macron’un sunduğu Avrupa ordusu önerisiydi, o kadar ki tarihteki en başarılı caydırıcı yapı olan NATO’nun ‘beyin ölümünün’ gerçekleştiğini söyledi. Geçen hafta Sorbonne Üniversitesi’nde yaptığı konuşmayla Macron vizyonunu biraz daha açtı; ‘stratejik otonomi’ ifadesini defalarca kullandı. Macron, özetle Avrupa’nın varlığını sürdürebilmesi için yapay zekâdan savunma sanayiine kendi kendine yetebilmesini istiyor. Macron, adını koymasa da bu adımlarla açıkça ABD’den bağımsız bir Avrupa istediğine işaret ediyor. Macron’un daha önce ortaya koyduğu Avrupa ordusu fikri de ABD’den bağımsızlık adımıydı, çünkü ABD ordusunun odağında bulunduğu NATO’da büyük kardeşin Fransa olma olasılığı tabii ki olamazdı.


Emmanuel Macron

Kötü haber ise Türkiye’nin Macron’un bu ‘kendine yeten’ Avrupa vizyonu içinde yer almıyor gibi gözükmesi. Sorbonne’daki konuşmasında Balkanlar’a da vurgu yapan Macron’un konuşmasında bir kez bile Türkiye’nin adı geçmedi. Dolayısıyla mevcut şartlarda Fransa’nın Türkiye’yle AB arasındaki bağları güçlendirmek gibi bir gündemi olmadığını görmek çok da zor değil. Macron’un vizyonunda enerji oyununda önemli rol oynayabilecek bir GKRY’nin gönlünü hoş tutmak şu anda Türkiye’nin önünde yer alıyor.

İki ülke arasında cumhurbaşkanı seviyesinde temaslar da genelde çeşitli zirvelerin marjında düzenleniyor. Macron, yedi yıldır görevde olmasına rağmen bir kere bile NATO müttefiki Türkiye’nin başkentine gelmedi. Erdoğan son Paris ziyaretini 2018’de yaptı. Fransa Dışişleri Bakanlığı Spor Büyükelçisi Samuel Ducroquet’nin aktardığına göre Erdoğan, Paris 2024 Olimpiyat Oyunları’nın açılışına katılacağına dair de bir bilgilendirme yapmadı.

Hatta şu noktada olimpiyat oyunlarına bakan seviyesinde bile bir ziyaretin öngörülmediğini anlıyoruz. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Ocak’ta BM Güvenlik Konseyi toplantısında, Şubat’ta da Brezilya’daki G20 zirvesi marjında Fransız mevkidaşı Stephane Sejourne ile görüştü. Bu toplantılarda ilişkilere dair büyük bir aşama kaydedildiğine dair bir işaret görmedik.

Geçen hafta Fransa Dışişleri Bakanlığı Sözcü Vekili Christophe Lemoine ile bir grup Türk gazeteci bir araya geldiğimizde Sejourne’nin Ankara ziyareti planı olup olmadığını sorduk, kendisi “bakanın önceliğinin Ukrayna ve Orta Doğu’daki durum” olduğunu söyleyerek böyle bir ziyaretin gündemde olmadığına işaret etti.

Adını koymak gerekirse, Fransa Türkiye’nin geleceğini Avrupa’da görmüyor. Fransa hükûmeti Türkiye’nin jeostratejik önemini göz önünde bulunduruyor, ancak Ankara’yı güvenilir bir müttefik olarak değerlendirmediğinin işaretlerini veriyor. Bu sebeple Macron, liderliğinde tasarlamaya çalıştığı yeni Avrupa vizyonunda Türkiye’ye yer tanımıyor.

Türkiye’nin bu anlamda artık hareket alanı da kısıtlı. Ankara, son 20 senede yaşadığı demokratik gerilemeyle eş zamanlı olarak dış politikada çok öngörülemez hamleler yaptı. AKP iktidarının diplomatik izolasyonunda en büyük rolü, dış politikayı içeride seçmeni konsolide etmek için kullanması oynadı.

Fransa ile ilişkileri düzeltmek için iki taraftan da adımlar gerekiyor. Ancak mevcut şartlarda Fransa’nın Türkiye’den istediği ilave pek bir şey olmadığı anlaşılıyor. Ancak Kafkaslar’da oluşmaya başlayan barış penceresi iki ülke arasında bir işbirliği alanı yaratabilir. Türkiye Azerbaycan’ın, Fransa ise Ermenistan’ın çok yakın müttefiki. Türkiye’nin barışın olgunlaşmasında olumlu bir rol üstlenmesi, hatta belki Ermenistan’la arasındaki Alican Sınır Kapısı’nı açması Paris’te olumlu yorumlanabilir.

Almanya bile artık ‘ahde vefa’ demiyor

AB içinde Türkiye’nin üyeliğinin en önemli destekçilerinden olan Britanya’nın Brexit kararının ardından AB içinde Türkiye’nin üyeliğine destek vermeye en yakın müttefik İspanya kaldı. Yunanistan kendi ekonomisi için Türkiye’nin üyeliğine uzun süre olumlu baksa da bu sürecin bayrak taşıyıcılığını üstlenmeyi kabul edecek bir ülke değil. Zaten mevcut şartlarda Türkiye’nin üyeliği için elini taşın altına sokup, süreci taşıyacak bir ülke bulmak zor olurdu.

Türkiye ile 3 milyonluk Türk nüfusu nedeniyle çok ciddi kültürel ve siyasi bağları olan Almanya bile Ankara ile AB ilişkilerini neredeyse tamamen göçe indirmiş durumda. Eski Almanya Başbakanı Angela Merkel, görev süresinin büyük bölümünde AB üyesi bir Türkiye’ye karşı dursa da ‘ahde vefa’ diyerek verilen sözlerin tutulması gerektiğini savunuyordu. Fakat mevcut Başbakan Olaf Scholz hükûmetiyle birlikte bu duruştan da uzaklaşıldı.


Scholz, Erdoğan ve Merkel

Avrupa’nın değişen öncelikleri

Avrupa Birliği, 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla savaşın Avrupa kıtasına dönmesine karşı, istediği hazırlık seviyesinin gerisinde yakalandı. Fransa Dışişleri Sözcü Vekili Türk gazetecilerle toplantıda, “Rus zaferinin sonuçları ağır” olur dedi. Bu birkaçı hariç tüm Avrupa başkentlerindeki havayı yansıtıyor. Avrupa’nın birinci önceliği hâlâ Ukrayna’daki savaşın geleceği. Buna bir de şimdi İsrail’in Gazze’ye saldırıları ve ona bağlı tırmanan gerilimler eklemlendi. AB genişlemeye buna bağlı olarak hız verdi, ancak Türkiye müzakerelerin donmuş olmasının da etkisiyle bu hızlandırılmış takvimin dışında kaldı. İlk etapta Batı Balkan genişlemesi tamamlanacak.

Türkiye ne istiyor?

Türkiye’de özellikle son zirve kararlarıyla birlikte AB’ye olan tepki arttı. Dışişleri zirve kararlarına tepki olarak, “Aday ülke Türkiye, AB üyeliği konusunda kararlılığını korumaktadır. Bununla beraber, işbirliğimizin seçici bir anlayışla, bazı alanlarla sınırlanmasını reddediyoruz. AB ile diyaloğumuzu, mütekabiliyet çerçevesinde, AB’nin önümüzdeki dönemde Türkiye’ye yönelik adımlarının hızı, düzeyi ve kapsamına göre ele alacağız” ifadelerini kullandı. Dışişleri Bakanı Fidan, AB zirvesi kararına ilk somut tepkisini, Belçika’da bu hafta düzenlenecek olan Avrupa Birliği dışişleri bakanları gayriresmi toplantısına katılmayarak gösterecek.

Türkiye’de siyasi dil, Ankara’nın hâlâ AB üyeliğini çok istediği yönünde olsa da, bunun şu an için hem gerçeği ifade etmediği hem de gerçekçi bir hedef olmadığı biliniyor. Türk diplomasisinin mevcut durumda ana hedefi en azından 2019 AB Konseyi kararlarının aşılarak geride bırakılması. Ankara böylece, AB-Türkiye arasında üst düzey diyaloga dönülmesini, gümrük birliğinin güncellenmesini, Avrupa Yatırım Bankası’nın Türkiye’deki faaliyetlerine dönmesini istiyor. Borrell’in raporunda da bu tavsiyeler bulunuyordu, ancak AB liderleri, işleyişi alt düzeyde tutarak, şu an için bu sürecin hızlı ilerlemesi ihtimalinin önünü kapamış oldular.

AB’de oluşan Fransız-GKRY bloğu, Türkiye’de Avrupa karşıtlığını da büyütüyor. Göç anlaşmalarından sonra AB, Türkiye’de ciddi anlamda antipati topladı. Muhalif kesim, AB’nin Türkiye’yle üyelik defterini rafa kaldırmasını üzüntüyle karşılasa da sindirdi, ancak ilişkilerin en azından iki tarafa da katkı sağlayacak şekilde geliştirilmesinin önlenmesi zoru başarıyor; kutuplaşmış Türkiye’yi Brüksel’e karşı öfkede birleştiriyor…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx